"ABD'de tutuklu bulunan Hakan Atilla 25 Temmuz 2019'da serbest"

"Yandaş gazeteciler Brunson'un gönderilmesine 'karşılık' bulmak için yarışa girdiler"

© Getty Images
"ABD'de tutuklu bulunan Hakan Atilla 25 Temmuz 2019'da serbest"

Sözcü yazarı Zeynep Gürcanlı, ABD'de tutuklu bulunan eski Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla'nın 25 Temmuz 2019'da serbest kalabileceğini öne sürdü.

Gürcanlı, "Hakan Atilla 25 Temmuz'da serbest" başlığıyla (22 Ekim 2018) yayımlanan yazısında şunları kaydetti:

ABD ile yaşanan “Papaz krizi”, Andrew Brunson'un apar topar tahliyesi ve yurtdışı yasağının da kaldırılmasıyla aşılmış gibi görünüyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, daha iki ay önce Brunson konusunda ABD Başkanı Trump'a “Bu can, bu bedende olduğu sürece o teröristi alamazsın” diye seslenmişti. Buna rağmen, rahibin Türkiye'den bu kadar hızlı çıkarılıp Beyaz Saray'da arz-ı endam etmesi üzerine, AKP'liler ve yandaş medyada bir telaş başladı.
Trump'ın “pazarlık da yapmadık, fidye de ödemedik” sözüne rağmen, yandaş gazeteciler Brunson'un gönderilmesine “karşılık” bulmak için yarışa girdiler.

Yandaşlardan en “yaratıcı” olanlardan biri, Brunson'un salıverilmesinin ardından “Hakan Atilla her an Türkiye'ye gönderilebilir” diye yazdı.
Peki işin gerçeği ne? Bu sorunun yanıtı, ABD hukuk sisteminde var;
ABD'de karara bağlanmış bir dava temyize giderse o davanın sanığı otomatik olarak iade kapsamından çıkıyor.
Hakan Atilla davasında, bir değil iki temyiz başvurusu var.
Atilla, avukatları aracılığıyla üst mahkemeye resmen başvurmuş durumda. (Atilla, duruşmalar boyunca hep masum olduğunu söyledi. Şimdi de bunu kanıtlamak için ABD yargısından masum olduğuna ilişkin bir karar çıkarmayı sonuna kadar zorlamasını beklemek mümkün.)
New York Güney Bölge Federal Savcılığı da Hakim Richard Berman'ın Atilla'ya verdiği 32 ay cezanın “az olduğuna” kanaat getirip hapis cezasının artırılması için resmen temyize gitti.
Dolayısıyla, Hakan Atilla'nın “her an uçağa bindirilmesi” için öncelikle temyiz başvurusunu çekmesi gerekiyor. Üst mahkemeye Atilla adına yapılan başvuru hâlâ duruyor…
Sadece Atilla'nın başvurusunu çekmesi de yetmiyor… Savcılığın da ayrıca temyizden vazgeçmesi lazım. (“Trump yönetimi isterse, savcılık temyizden vazgeçer” diyenler olacaktır. Ancak Amerikan yargısının, Washington'daki yönetimden öyle pek de etkilenmediğini görmek için bizzat Trump ve ekibi aleyhine yürüyen soruşturma ve davalara bakmak yeter.)
Hakan Atilla'nın aldığı hapis cezasının da 25 Temmuz'da bittiğini buraya not düşelim. Yandaşların “her an Türkiye'yi gelebilir” derken, cezanın resmen bittiği 25 Temmuz 2019'u kastediyor olması da muhtemel tabii!
Halkbank cezası düşer mi?
FETÖ elebaşısı Fetullah Gülen'in hâlâ ABD'de özgür şekilde yaşamaya devam ediyor olması, Brunson pazarlığının bir ucunda Gülen'in iadesinin olmadığını da açık seçik gösterdi.
Eğer Trump'ın “yok” demesine rağmen, gizli tutulan bir pazarlık varsa, bu ancak Zarrab-Atilla davasıyla bağlantılı olarak, ABD Hazine Bakanlığı'nın Türkiye'ye İran yaptırımları nedeniyle kesmeye hazırladığı cezanın miktarında olabilir.
Ceza henüz resmen açıklanmadı. Dolayısıyla bu konu hâlâ “pazarlığa açık” denebilir.
Ancak Trump yönetiminin 5 Kasım'da başlayacak İran'a yeni dalga petrol/doğalgaz ambargosu gözönüne alındığında bu cezayı, sadece Türkiye-ABD ikili ilişkileri açısından yorumlamak da yanlış olacaktır.
5 Kasım'da başlayacak ambargo nedeniyle ABD yönetiminin başı, İran'la petrol/doğalgaz ticareti yapan Çin'le ve AB ülkeleriyle dertte. Çin ambargoyu tanımayacağını açıklarken, AB, üye ülkelerin bundan etkilenmemesi için formül arayışında.
Gelen tepkilere rağmen ambargoda kararlı duran Trump yönetiminin ise “ciddiyetini” bir şekilde, özellikle Avrupalı dev şirketlere- bankalara göstermesi gerekiyor.
İşte Türkiye'ye yazılacak ceza da Washington'un “ambargo konusunda ciddiyiz” mesajı vermesi açısından önem taşıyor. Dolayısıyla, Washington yönetiminin bu aşamada ceza miktarını da “Brunson pazarlığına” dahil ettiğini düşünmek zor.

Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı'nın öldürülmesiyle ilgili açıklamayı Suudi Arabistan yaptı. Türkiye ise tüm süreç boyunca sessiz kalmayı tercih etti. Sadece yabancı basına, gerçek olup olmadığı meçhul, gerçekse nasıl elde edildiği belli olmayan şu meşhur ses kaydı gibi bazı bilgiler “sızdırıldı”.

Suudi açıklaması kimseyi tatmin etmedi. Kimsenin Suudi yargısının “adil” bir karar alacağına ilişkin beklentisi de yok. Dolayısıyla iş Türkiye'ye kaldı.
Türkiye'deki soruşturma kısmında da durum pek parlak değil…
Kaşıkçı'nın öldürülmesi olayında en başından Suudi Başkonsolosluğu -ve elbette Başkonsolos ve çalışanlar- en büyük şüpheli.
Ancak ne hikmetse, Suudi Konsolos'a dokunulmadı. Hatta konsolosun kayıp olayından bir hafta sonra  elini kolunu sallayıp Türkiye'den gitmesine izin de verildi.
Oysa Adalet Bakanlığı'nda yıllarca “uluslararası ilişkiler hakimi” olarak görev yapan Mehmet Ruşen Gültekin, 1963 tarihli konsolosluk ilişkileri hakkındaki Viyana Sözleşmesi uyarınca, konsolosun “gözaltına alınabileceğini” açıkça belirtti.
Sözleşmenin 41. maddesi uyarınca konsolosluk, “ağır bir suç halinde” gözaltına alınabileceklerine dikkat çeken Gültekin, neden bu işlemin uygulanmadığı sorusunu da gündeme taşıdı.
Sahi; insan kaybetmek/öldürmek ağır suç değil midir?
Yine aynı sözleşmenin 43. maddesine göre, konsolosluk çalışanları sadece “resmi görevleri dahilindeki suçlardan cezai bağışıklığa sahip”.
İnsan kaybetmek/öldürmek Suudi yetkililerinin “görevleri içine” mi giriyor?
En ufak hakaret suçunda bile jet hızıyla harekete geçip Türk vatandaşlarını apar topar gözaltına alan savcılar, neden iş Suudilere gelince bu kadar “ağırdan” alıyorlar?
Suudilerle el altından “pazarlık” mı yapılıyor?
İnsan hayatı, pazarlık konusu yapılır mı?..

SIRADAKİ HABER