Haziran Kalsın'da Yeldeğirmeni

“Sanatla, edebiyatla estetize edilmemiş fikirler, dünyayı kirletmekten başka bir işe yaramıyorlar.”

© TWITTER
Haziran Kalsın'da Yeldeğirmeni

İstanbul’un genelinde yaşayan insanlar Kadıköy’ü bilir, fakat semt olan Yeldeğirmeni’ni ya bilmezler ya da Balat, Karaköy gibi akıllarda tekin olmayan bir yer olarak kaldığından “hı hı “şeklinde geçiştirirler. Burak İhsan’ın Kuzey Işığı Yayınları’ndan çıkan ilk kitabı 'Haziran Kalsın' isimli romanında olaylar, ekseriyetle Kadıköy Yeldeğirmeni’nde geçer.

Yolumuz Yeldeğirmeni'ne düştüğü zaman yöresel kahvelerin bulunduğu kendine has kafelerine, mural diye anılan duvar resimlerine, antika dükkânlarına, Rumların; Ermenilerin ve Yahudilerin politik nedenlerden dolayı terk etmek zorunda kaldıkları İstanbul’da ilk yapılan çok katlı binalara hayranlıkla bakarız. Hatta keşke burada yaşasak diye iç geçiririz. Ama olayların iç yüzünü pek bilmeyiz. Romanın yan karakterlerinden Butik Kenan’ın ağzından Yeldeğirmeni'nde 20. yüzyılın başlarında kimlerin yaşadığını öğreniriz: “Oralar zaten geçmişte yetmiş iki milletin birlikte yaşadığı mutena semtler. Sonra devlet türlü bahanelerle azınlıkları buradan atmış ya da evlerini barklarını bırakmaya zorlamış. Boşalan yerleri de İstanbul’a getirttiği ipsiz sapsızlarla doldurmuş. Haliyle semtin eski sakini olan Türkler de yaşayamaz olmuşlar.” (s.93)

Daha sonra Yeldeğirmeni'ni sempatik yapan mutenalaştırma/soylulaştırma”nın ne olduğunu öğreniriz; “İşte biz oraları alır, eski günlerine döndürüyormuş gibi yaparız. Yeniden mutenalaştırırız yani. Mutena dediysem, öyle eskisi gibi değil tabii. Semtin havasını değiştirerek yaparız bunu.” (s.93)

Yer yer tarihi, iktisadi, mimari, müzik ve resimle ilgili merak uyandırıcı bilgilere rastlarız. Bu bilgiler, okuru romandan uzaklaştıracak şekilde değildir. Daha çok ilgilisinin vakıf olacağı bilgiler, karakterlerin diyaloglarına yedirilerek verilir. Okurlar dostane, içi dolu sohbetlere dahil olarak kitaptan uzaklaşmamış olurlar: “…dergimizin ilgi alanı, finans tarihi. Adı da bu yüzden Pera Plaza. Dünün para merkezi Pera ile bugünün para merkezi plazanın buluşması.” (s.130)

Romanda takvim, yaz mevsimin onuncu gününü gösterir. Eser, Suna Hanım’ın gördüğü rüyayla başlar. Üst katındaki kiracının camının kırılmasıyla devam eder. Suna Hanım, oğlu Suphi’ye yukarı çıkıp bakmasını söyler. Suphi, Kiracı Ahsen’i daha önce görmüştür. Her zaman terlikle dolaştığı dedesi Suphi Bey’den yadigâr aile apartmanında ilk defa ayakkabısıyla üst kata çıkar. Ahsen’i ikinci kez görünce daha çok etkilenir. Artık Ahsen’in gönlünü kazanmaya kararlıdır. Bunun için fırsat kollar. Fırsatlar, olaylar ilerledikçe Tanzimat döneminde yazılan ilk öykü ve romanlarda rastlanılan tesadüflere veyahut Yeşilçam filmlerindeki gerçekleşmesi görece daha az olan karşılaşmalara dönüşür. Ahsen, eve yakın bir kafede tek başına oturmaktadır. Suphi, onu görür ve ağzından şu cümleler dökülür: “Ortada düpedüz bir kozmik plan var.” (s.126) Daha sonra asıl anlatıcı olan hâkim anlatıcı, “Hislerini paylaşacağı, cesaret alacağı bir dost tam zamanında, sanki malum kozmik bir planın bir parçası olarak çıkmıştı karşısına.” (s.138) ifadesiyle Suphi’nin tezini desteklemeye çalışır. Fakat bu durum inandıracağı yerde daha çok göze batar. Diğer aksayan bir yön de doksanlı yıllarda çocukluğunu geçirmiş Suphi’nin kelime dağarcığında fecaat, velev gibi yaşı daha büyük insanların kullanacağı kelimelerin bulunmasıdır. Tam tersi bir durum ise eski pastanecilerden olan Nazım Amca’nın “bazıları da buna karma diyor.” ifadesi ağzında eğreti durur.

Olaylar, sadece günümüzde geçmez. Suna Hanım’ın babası Suphi’nin Haydarpaşa Garı’nda şefken aile apartmanını aldığı zamana kadar uzanır. Suna Hanım’ın Halit’le evlenmesi, Suphi’nin doğumu, Halit’le Suna Hanım’ın bitmek bilmeyen kavgaları, Suna Hanım’ın geçmişe takılı kalması gibi olaylarla günümüze doğru yaklaşır. Olaylar, birbirine bağlanmış, domino etkisi yaratır. Dolayısıyla merak unsuru üst seviyededir.

Madam Angeliki, ilginç düşünceleri olan bir kadındır. Önceki yıllarda İstanbul’da yaşamış altmış iki yaşında Rum bir mimardır. Ara sıra İstanbul’a gelir, sokakları; sahafları; antikacıları gezer, sonra Yunanistan’a geri döner. Yeni yazarlarla ilgilenir ve onları eleştirmekten kaçınmaz: “Hangi ara öğrendiniz hayatı kuzum bu kadar, diyorum onlara, yaşınız daha yirmi beş. Bir cümlenize de bir acaba mı sıkıştırsanız acaba, belki de sizin bildiğiniz gibi değildir o işler diyorum, dinlemiyorlar.” (s.112) Madam Angeliki, her genç yazar için olmasa da bazı yazarlar için bu düşüncede haklı olabilir. Bırakın genç yazarları, okurlar tarafından takdir edilen nice yazarlar “acaba” kelimesini zihinlerinin bir köşesinde bulundurmasalardı, başarılı olabilirler miydi?

Biz edebiyat ve sanatseverler için romanda gerçekleşen sohbetlerden yüzümüzü gülümsetecek bir alıntı daha vererek yazımı sonlandırıyorum: “Sanatla, edebiyatla estetize edilmemiş fikirler, dünyayı kirletmekten başka bir işe yaramıyorlar.” (s.116)

Yaşadığımız dünyayı katlanır kılan sanatın hep hayatınızda olması dileğiyle…

SIRADAKİ HABER