20 yıl sonra ‘aynı yer’de

Abdullah Öcalan’ın, merkezinde ABD bulunan uluslararası bir süreçle Türkiye’ye teslim edilmesinden tam 20 yıl sonra bugün, Türkiye konuyla ilgili sorunlarını çözememiş, hatta pek çok şeyi 20 yıl öncekinden bile daha zor konuşur durumda. Çünkü 20 yıl önce ne olduğunu gerçek anlamda bilmiyor; ondan öğrenmeye çalışmıyor.

© Hakkı Özdal
20 yıl sonra ‘aynı yer’de

Bundan tam 20 yıl önceki 16 Şubat günü, PKK lideri Abdullah Öcalan’ın, artık bir çok ayrıntısı bilinen, merkezinde ABD olmakla birlikte pek çok başka ülkenin de dahil olduğu bir operasyonla Türkiye’ye getirildiği gündü. Öcalan Kenya’da, o sıralar ‘batık banka’ meseleleri nedeniyle zor durumda olan bir işadamınca MİT’e tahsis edilmiş özel bir jete bindirilerek Türkiye’ye getirildi ve 16 Şubat 1999 sabahı, dönemin başbakanı Bülent Ecevit bu gelişmeyi tüm ülkeye duyurdu.
 
Türkiye tarihi için de; Kürt siyasal tarihi için de müstesna bir gündü. Türkiye’nin Suriye’ye yönelik olarak Ekim 1998’de başlattığı yoğun diplomatik taarruz ve askeri restleşmesinin ardından Şam’ı terk eden Öcalan’ın 131 günlük uzun ‘arayış’ı hem Türkleri hem Kürtleri mobilize etmişti. Öcalan’ın geçtiği ülkelere dönük boykotlar, telin mitingleri bir yanda; ona sığınma hakkı tanımayan ülkeleri, kendini yakmaya varan yollarla protestolar diğer yanda… İnkarın, kısa vadeli çıkarların, düşmanlık fırsatçılığının, ölçüsüz ve kolayca gerekçelendirilmiş şiddetin yarattığı puslu havada, toplumun nasıl taban tabana zıt duygulara bölündüğünü gösteren bir tabloydu bu. 16 Şubat’tan itibaren Türkiye’nin birçok noktasında milliyetçi kutlama gösterileri, zafer şölenleri başladı. Aynı esnada, Kürt toplumunun önemli bir bölümünde hayal kırıklığı ve endişe vardı.

Kesin ve ezici bir zafer elde ettiğini düşünerek bunu coşku içinde kutlayanlarla; ağır yenilginin çaresizlik hissi içinde her şeyi göze alanların oluşturduğu kontrast; Öcalan’ın hapsedilmesinin bir ‘çözüm’ anlamına gelmeyeceğini; esas meselenin halen ayan beyan ortada olduğunu, hatta –belki biraz biçim ve mecra değiştirerek– yeniden başladığını gösteriyordu.

Ne muhteşem bir zafer ne trajik bir yenilgi vardı ortada… Gerçekte tarafların tam anlamıyla karşı karşıya bile gelmediği bir uluslararası sürecin, türlü pazarlıklar içinde sonuçlandırılmış dönemsel finaliydi yaşanan. Bakiyesi gelecekteki yıllara kalacak şekilde bir ‘ara hesap’ konmuştu tarafların önüne. Kürtler, onca yıllık mücadeleye rağmen ‘sığınacak bir liman’ yaratamamış olduklarını gördüler. Türkiye de ‘beka meselesi’ olarak gördüğü konunun, nasıl basit bir uluslararası pazarlık enstrümanına dönüşebildiğini…

Ama o puslu havada, aynı fırsatçılıklar ve çıkar hesapları içinde; PKK liderini ele geçirmekle meselenin çözüldüğünü sananların yarattığı uğultu, bunun bir zafer, bir tür ‘nihai son’ olarak görülmesini sağlamaya devam etti. Gerçekte, kendisine önceden çizilmiş ‘muhafaza’ koşulları hakkında bile ‘bağlanmış’ olanlar; sürecin uluslararası yönünü ve dolayısıyla yarattığı yükümlülükleri, açmazları hesap etmeyen; bunların, sorunu eskisinden de karmaşık hale getiren yeni bir evren kurduğunu görmezden gelen bir ‘günü kurtarma’ konforuna sığındılar.

Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye teslim edildiği sırada, ‘28 Şubat’ sürecinin yarattığı olağanüstü bir iç siyaset ortamının ürünü olarak iktidarda bulunan ‘sol’ ve sağ milliyetçiler, iki ay sonraki (18 Nisan 1999) seçimden zaferle çıktılar. Terörün kökünü kazıdıklarını, teröristbaşını yakaladıklarını söyleyerek oylarını artırdılar. Oysa gerçeğin bu olmadığını herkesten çok onlar biliyordu. Ve bu hamasetin hükmü üç yıl bile sürmedi. 1999’un ‘muzaffer’ siyasilerinin tamamı 2002’deki seçimde silindi gitti. 1999’da yüzde 22,2 oyla birinci olan Başbakan Ecevit’in partisi DSP, sadece üç yıl sonra yüzde 1,2 oy alabildi.

***

Türkiye 20 yıl sonra bugün, aradan geçen onca şeyden sonra, maalesef yine benzer bir noktada duruyor. Öcalan hâlâ hapiste. Ama devletin de ön ayak olduğu bir süreçte onunla yapılan görüşmeleri yürüten Kürt siyasetçilerin tamamına yakını da hapiste şimdi: Selahattin Demirtaş, Sırrı Süreyya Önder, İdris Baluken…

Eskiden İmralı’dan dönüşleri canlı yayınlarla nakledilen siyasetçilerin hemen hepsi içeri atılmakla kalmadı; artık ailesi ve avukatları da görüşemiyor Abdullah Öcalan’la. Bunu protesto eden Kürt milletvekili Leyla Güven cezaevinde iken başlattığı açlık grevinin 100. gününde; evinde ağır sağlık sorunları yaşıyor ve yaşamı tehdit altında.

Çatışmaların, ölüm ve yıkımın en şiddetli olduğu anda Barış Bildirisi yayınlayan akademisyenler, hapisle yetinilmeyip, ‘şehit ailesine ziyaret’ gibi yeni icat edilmiş gerilim ve intikam yöntemleriyle cezalandırılıyor.

Bir seçim, üstelik ‘yerel’ seçim, iktidar kudretini sarsabilecek sonuçlarından ürkenlerce, bir kez daha ‘beka meselesi’ olarak tevil ediliyor ve bir kez daha milliyetçi sorumsuzluk ve kolaycılık alanından medet umuluyor. Bunlarla zehirlenmiş günlük siyaset, tarihten hiçbir ders çıkarmadan, ülkenin bütün meselelerini çarpıtılmış bir düzlemde kendisi için avantaja dönüştürmeye çalışıyor.

Öcalan’ın ABD tarafından Türkiye’ye teslim edilmesinden tam 20 yıl sonra bugün, Türkiye pek çok şeyi 20 yıl öncekinden bile daha zor konuşuyor. Çünkü 20 yıl önce ne olduğunu gerçek anlamda bilmiyor; ondan öğrenmeye çalışmıyor.


Kürt Kapanı Şam’dan İmralı’ya Öcalan, Murat Yetkin, Doğan Kitap, 2019, 320 syf.

***

Gazeteci Murat Yetkin’in “Kürt Kapanı” isimli kitabı ilk olarak 2004 yılında yayınlanmıştı. Kürt Kapanı, Abdullah Öcalan’ın Suriye’den çıkarılması için 1998 yazında başlatılan çok yönlü taarruzdan 1999 kışında Türkiye’ye getirilişine kadar geçen süreyi ilgili tüm aktörlerini hesaba katarak ve yaşanan her detayın toplam tablodaki yerini arayarak analiz eden bir kitaptı. Yetkin, tamamına bir gazeteci olarak tanıklık ettiği 20 yılın ardından, bu kitabın gözden geçirilmiş yeni bir edisyonunu yayınladı. (*) Bu yeni edisyon, hem aradan geçen zamanda bu operasyonun üzerindeki ne kadar çok sır perdesinin kalktığını gösteriyor; hem de gündemin hay huyu içinde bölük pörçük algılanan gelişmelerin, bir araya getirildiklerinde nasıl ‘anlamlı’ bir tablo oluşturduğunu… O dönem devletin başlıca kademelerinde bulunan herkesle ve uluslararası aktörlerin olaya dahil olan başlıca görevlileriyle yapılmış röportajlar, tanıklıklar ve 20 yıldır demlenen gelişmelerden bir araya getirilmiş bağıntılar ortaya böyle anlamlı bir tablo çıkarıyor ve kitabın konusunu da esasen geçmişten bugüne taşımış oluyor.

Örneğin şu dikkat çekici ayrıntıya parmak basıyor Yetkin:

ABD Başkanı Trump, eski CIA Başkanı Mike Pompeo’yu Dışişleri Bakanlığı’na atadıktan sonra, Nisan 2018’de CIA Başkanlığına Gina Haspel getirildi. CIA’nın ilk kadın başkanı Haspel, 1998-2000 yılları arasında ABD’nin Türkiye’deki Büyükelçiliğinde görev yapmıştı. Büyükelçilik bünyesindeki “Bölgesel İşler” Bürosu’ndaydı ve esasen CIA Ankara istasyonunun iki numarasıydı. Bakü’den Ankara’ya gelmişti. Ve o dönem ABD-Türkiye ilişkilerini belirleyen üç temel konu vardı:

1) Azeri petrolünü Batı’ya taşıması istenen Bakü-Ceyhan boru hattı;

2) Giderek yaklaşmakta olduğu anlaşılan yeni Irak savaşı ve işgali;

3) “Türkiye’nin AB’ye yakınlaştırılması” olarak tarif edilen ‘iç dizayn’…

Şöyle de denebilir bir bakıma: Kuzeyinde Kafkas, güneyinde Irak petrolleri olan çatışmalı bir coğrafyada görev yapıyordu Gina Haspel. 1998-2000 yılları arasında…

***

Bu iki-üç yıl içinde, o kadar çok şey oldu ki Türkiye’de. Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye getirilişi, Fethullah Gülen’in Türkiye’den ayrılışı, ‘Hayata Dönüş’ katliamıyla ceza infaz sisteminin yenilenmesi, idam cezasının kaldırılması…

Irak’ın işgali Nisan 2003’te tamamlandı. Aynı yıl haziran ayında Bakü-Ceyhan hattının temeli atıldı. Ekonomik kriz alışageldik siyasal aktörleri silip süpürdü ve amentü gibi “demokratikleşme”, “AB kriterleri”, “piyasa ekonomisi” deyip duran bir ‘ılımlı İslamcı’ hükümet kuruldu. Cezaevleri dolduruldu.

Sonra bu hükümetin söylemi ve muhtevası da dahil pek çok şey değişti. Cezaevleri boşaltılıp yeniden dolduruldu. Yeni bir rejim tam olarak ihya edilemese de eskisi büyük oranda ilga edildi. Hemen her şey değişti.

Ve galiba bir tek ‘Kürt sorunu’ kaldı 20 yıl önceye ‘en yakın’ yerde duran. Seçilmişlere “sizi vekil saymıyoruz” diyen bir bakan kadar ‘yakın’…

Şimdi, Irak yerine Suriye ve İran başlıklarının geçtiği yeni ‘uluslararası denklem’de, yeni bir İslamo-milliyetçi alaşım, kendi bekasını yine bir sorunun çözümsüzlüğünde arıyor. Ve bu, beka aranırken sık sık bela bulunan bir coğrafyada, geçmişten pek ders alınmamış bir arayış gibi görünüyor.

* Kürt Kapanı, Yakalanışının 20. yılında yeni bilgi ve belgelerle, Şam’dan İmralı’ya Öcalan; Murat Yetkin; Doğan Kitap; Şubat 2019
Duvar yazari Hakkı Özdal

Güncelleme Tarihi: 15 Şubat 2019, 09:36
SIRADAKİ HABER