Beki: Esad ile YPG arasında tercih yapılacak

Gazeteci - yazar Akif Beki, Suriye’de Türkiye’nin Esad rejimi ile YPG arasında tercih yapmak zorunda kalacağını söyledi.

© K24
Beki: Esad ile YPG arasında tercih yapılacak

Beki, ABD ile Rusya’nın Rojava, YPG ve Kürtler konusunda Türkiye ile anlaşabileceklerinden daha kolay birbiriyle anlaşabileceğini belirtti.

Kürt meselesinin birbiriyle bağlantılı olduğunu söyleyen Beki, çözüm sürecinin sona ermesinde Kandil’in izlediği siyasetin etkili olduğunu vurguladı.

Beki, ayrıca Türkiye’nin Kürdistan’ın bağımsızlık referandumuna yaklaşımı, Türkiye’de 31 Mart’ta gerçekleşecek yerel seçimler ve partilerin durumunu hakkında değerlendirmelerde bulundu.

K24’ün soruları ve Akif Beki’nin verdiği yanıtlar şöyle:

Ankara; Türkiye, Rusya ve İran üçgeninde Suriye’deki gelişmeleri nasıl okuyor?

Türkiye’nin Suriye’de şöyle bir paradoksu var: Suriye’de nihai çözüm perspektifi Amerika’yla örtüşüyor. Yani Esad’sız bir çözüm ve Suriye istiyor Ankara. Ama süreçte de İran ve Rusya’nın yanında buluyor kendini. Onlarla sahada işbirliği yapıyor. Bunun sebebi de ABD ile aralarında YPG’nin varlığı.  Bu paradoks, Türkiye’nin çözüm için alacağı tutumu doğrudan etkiliyor. Türkiye, Suriye’nin toprak bütünlüğü konusunda İran ve Rusya’yla hem fikir. Bunu sık sık duyuyoruz Ankara’dan. Fakat Suriye’nin toprak bütünlüğü Esad’ın toprak bütünlüğü anlamında yorumlandığı andan itibaren Türkiye için başka sancılar baş gösteriyor. Türkiye, Afrin harekâtını Esad’ın toprak muhafızlığını yapmak ve Esad’ın toprak bütünlüğünü savunmak için gerçekleştirmedi.

Niçin yaptı?

Kendi sınır güvenliği ve oradan Suriye’nin kuzeyinde ulusal güvenliği açısından terör tehdidini hissetti ve bunu bertaraf etmek için yaptı. Ama bunların günün sonunda Esad’ın toprak güvenliğinin bekçiliği gibi görünmesi ya da gösterilmesi Türkiye’yi rahatsız eder. Eğer bir uzlaşı yakalanabilirse bundan kaçınacak birtakım formüller söz konusu olabilir. Bir tarafta ABD ile YPG ihtilafı, diğer tarafta Rusya, İran ve Esad ihtilafı, terazinin iki kefesinde duracak, bunlar birbirini dengelemeye devam edecek. Yani Türkiye ne Amerika’ya YPG tavizi verebilecek durumda, ne de Rusya ve İran’a Esad tarzı taviz verebilecek durumda. Ama iki tarafın da olmazsa olmazı bu. Ve günün sonunda Türkiye bir seçim yapmak zorunda kalacak galiba. Zor bir seçim olacak.

Lübnan’da Türkiye yetkilileri ile Suriye rejim yetkililerinin bir araya geldiği konuşuluyor.

Rusya ve İran’ın, özellikle Rusya’nın, başından beri Türkiye ile Suriye arasında dolaylı bir müzakereyi teşvik ettiği biliniyor. Bunu belli bir noktada doğrudan temasa oturmaya, fotoğraf vermeye zaten arzu ettiği bir durum.

Adana Mutabakatı’nın gündeme gelmesi bununla mı ilgili?

Hiç şüphesiz. Bu meselenin arkasında Şam rejimi ile Ankara arasında görüşülmesi gereken bir mesele olduğu açıkça yapılıyor. Sizin zaten bir arkaplanınız var. Bir geçmiş mutabakatınız var. Ona canlılık katabilirsiniz. Ama Türkiye ile Suriye’nin hemen bir araya gelmeleri çok kolay olmayacak. Bir sulh olacaksa bir müzakerenin kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum. Zaten Sayın Cumhurbaşkanı da çatışan, savaşan düşmanlar arasında bir temasın söz konusu olabileceğini söyledi.

Trump’ın geçtiğimiz günlerde “Afganistan’da Taliban ile oturmanın zamanı gelmiştir” demesinin, Adana Mutabakatı’nın gündeme gelmesiyle bir ilişkisi var mı?

Trump’ın bu diplomatik açılımlarından ziyade Putin’in Adana Mutabakatı’nı hatırlatması ve Putin’in iteklemesiyle daha ilişkili olduğunu düşünüyorum. Sonuçta Cumhurbaşkanı da bir nihai çözüm masasında temasın kaçınılmaz olduğunu söylemişti. Bu genel bir diyalog ve müzakere şeklinde yorumlanmaya müsaitti. Daha sonra Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü bunun sadece oradaki askeri varlığımızın operasyonel güvenliğine yönelik bir diyalog olduğunu, dolaysıyla Şam’la genel bir müzakere anlamına gelmediğini söyledi. Genelde açık kapı var. Bu işler ulu orta yapılmıyor. Bir gün bir sürprizle uyanabiliriz.

YPG’nin içerisinde olduğu Demokratik Suriye Güçleri (DSG) Şam’la bir müzakere başlattı ve Minbic’e çağırdı. Hatta Minbic’in doğusuna rejim güçleri yerleşmiş durumda. Rusya ile birlikte devriye geziyorlar. YPG/DSG’nin Şam rejimini çağırması Türkiye’yi nasıl etkileyecek?

Zaten Türkiye için belirleyici olan YPG’nin nasıl konumlanacağıdır. Suriye’nin geleceğiyle ilgili tartışmalarda hangi modelle yeniden yapılandırılacağına karar verilirken özerk yönetimler bu kantonlar ne olacak, Türkiye açısından bunlar tayin edici bir rol oynuyor. Bütün bunlara bakarak bir tarafta Amerika bir tarafta Rusya ve İran’la Esad gibi devasa bir ihtilaf olmasına rağmen işbirliği devam ediyor. Şimdi eğer Amerika’yla ters düşmesine neden olan YPG’yi Türkiye sıkıştırmak üzere yaptığı hamlelerle Şam’a mecbur mahkûm ederse ve bu şekilde pratikte böyle bir sonuç çıkarsa Şam, Rusya ve İran YPG’ye kucak açarlarsa o zaman Türkiye’nin İran ve Rusya’yla Esad’ın akıbeti dışında bir devasa sorunu daha olacaktır.  O da YPG’dir. Bu bir çıkmaz. Bu çözümü çok kolay olan bir şey değil. Sadece İdlib’deki yerel unsurların nasıl bir rol oynayacağı oradaki dinamiklerin süreci nasıl etkileyeceği değil sorun. Sorun; YPG’ye Şam’ın nasıl bakacağı, olası bir nihai çözümde Suriye yeniden yapılandırılırken kurulacak düzende YPG ve PYD’ye nasıl bir rol ve yer verileceği, onların statüsünün nasıl olacağı, Suriye’nin üniter bir devlet olarak mı kalacağı yoksa yeniden yapılandırılarak federatif bir yapı mı alacağıdır. Federatif bir yapı olacaksa ne tür bir federasyon olacak? Neresi kimde kalacak şeklinde…

2014’te Esad Suriye Anayası’na 107’nci maddeyi getiriyor. Suriye’nin yönetim şeklini kantonlarla tarif eden birtakım maddeler koyuyor. YPG de buna dayanarak anayasanın dışında burada bulunmadıklarını ve anayasanın 107’nci maddesine göre bu kantonları kurduklarını, buradaki diğer halklarla birlikte Suriye’nin toprak bütünlüğünü korumak üzere burada bir çözüm talep ettiklerini söylüyor. Türkiye bu maddeyi es geçti. Sözünü ettiğiniz yeni modelin ön okuması olabilir mi?

Burada su daha çok gider gelir. Türkiye belli pozisyonlar alıyor. O pozisyonlarda bugün kati görünse bile bu hafiflemeyecek anlamına gelmez.  Şam pozisyonlar alıyor, YPG ve diğer aktörler de belli pozisyonlar alıyorlar. O aktörlerden Rusya ve İran’ın da hiç esnemeyecek diye bakamayız. Çünkü bütün bunlar bugün alınan pozisyonlar nihai çözüm masasına giderken yürütülen dolaylı ve doğrudan yoldan müzakerelerin parçası… Hamle olarak bakmak lazım. YPG’nin Şam rejimiyle çeşitli aşamalarda görüştüğünü kimi zaman anlaştığını biliyoruz. Türkiye’nin operasyonlarında YPG’nin çoğu zaman Amerika koruması altına girmekle birlikte Rus koruması altına da Esad’ın koruması altına da girdiğini gördük. Dolaysıyla orda devam eden bir süreç var. Taşlar daha yerinde oturmuş değil. Bütün aktörlerin kendi ajandaları var. YPG’nin de Esad’ın da Rusya’nın da ABD’nin de İran’ın da kendi ajandaları var. Haliyle Türkiye’nin de kendi ajandası var. Bu ajandaların öncelikli sıralaması değişiyor. Bazılarınınki birbirine yakın. Kiminin de daha uzak birbirinden. Ama Türkiye’yi hesaba katmadan bir çözüm de zor.

Türkiye YPG’li bir çözüme yanaşır mı?

Objektif bir cevap vermemi istiyorsanız eğer, söyleyeceğim şey bu olur: Türkiye açısından kefenin bir tarafında olursa olmaz YPG var, diğer tarafta da Esad var. Bu ikisinden birinden vazgeçecekse Türkiye ne yapar? Ben baktığımda günün sonunda Türkiye Esad’a razı gelir YPG’ye gelmez gibi görüyorum. Şu anki Ankara atmosferine baktığımda bunu görüyorum. Dolaysıyla Rusya, İran ve Şam yönetimi de bunun farkında. Türkiye’yi Esad’a razı etmek için YPG’yi gösteriyor olabilirler. “Bak YPG ile anlaşırız” diyebilirler. İkisinden birini tercih etmek zorunda kaldığında Türkiye ne yapar? Türkiye ikisini de tercih etmemeyi tercih eder ama eğer illa birini tercih edecekse sanki geçici olarak Esad’a katlanmaya daha açık. YPG Ankara için daha zor görünüyor.

Rojava’da Kürtler için federasyon konusunda ABD ile Rusya’nın anlaştığı konuşuluyor. Bu size inandırıcı geliyor mu?

Rojava konusunda YPG ve Kürtler konusunda ABD’nin Türkiye’ye oranla Rusya ile daha iyi anlaşıp uzlaşacağını düşünüyorum. Yani demek istediğim ABD ile Rusya Rojava, YPG ve Kürtler konusunda Türkiye ile anlaşabileceklerinden daha kolay birbiriyle anlaşabilir. 

Türkiye’de 31 Mart’ta gerçekleşecek yerel seçimlerin genel seçimler havasında geçeceği söyleniyor. Siz ne düşüyorsunuz, AK Parti’nin pozisyonunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Genel seçim havasında geçiyor. AK Parti’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı adayı Binali Yıldırım da seçimleri genel seçimler havasına sokmaya razı. Bu seçimde kim daha dürüst kim daha iyi hizmet eder sorularına değil de kim seçilirse ülkenin bekası tehlikeye girer sorusuna cevap olarak seçmenin sandıkta oy kullanmasını isterseniz böyle davranmaya çağırırsanız bu yerel seçim olmaz genel seçim havasında geçer. Seçim sonuçlarını tahmin etmek zor çetin bir seçim olacak. Ekonomik gelişmeler dış gelişmeler, seçmen memnuniyeti ve memnuniyetsizliği gibi durumları bir araya getirdiğinde AK Parti ve Cumhur İttifakı açısından riskler barındıran bir seçim. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan HDP’le ilgili çok sert açıklamalar yapıyor ama AK Parti İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı adayı Nihat Zeybekci, geçen gün yaptığı bir konuşmada HDP’nin demokratik bir parti olduğunu söyledi. “CHP ile ittifak yapmasını yadırgamam ama neden bunu gizliyor? Terörü kınaması lazım” dedi. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Onun hitap ettiği seçmen profiliyle ilgilidir. İzmirlileri ikna etme gereği duyuyor. Zeybekci’nin partisinin ve lideriyle örtüşmediği başka açıklamaları da var. Sayın Zeybekci şansını söyle denemek istiyor. HDP ile ilgili görüşleri de bana sorarsanız son derece doğru ve yerinde görüşler. Demokratik bir bakış açısı yansıtıyor. Ama partisinin genel görüşleri bunlar değil. Ben iktidar partisi olsam HDP ile ilgili söylemimi gözden geçiririm. Milliyetçi oyları çekmek için bu söyleniyor bir de bunun yol açacağı tahribat çok daha büyük olur. HDP’ye benim de sert eleştirilerim oldu. HDP’ye, HDP Genel Merkezi’nde yönetilmeli.

CHP’nin AK Parti’ye alternatif olma ihtimali var mı?

Millet açısından iki tarafa da yaranamayan bir alternatifsizlik gerçeğimiz var. CHP bu alternatifsizlik durumunu ne kadar değiştirebildi? Bu seçimde ne kadar göz dolduruyor? Sanırım İstanbul için Ekrem İmamoğlu diğer adaylara nazaran kendisi açısından en isabetli aday oldu. Çünkü CHP’nin, “Cehape zihniyeti” olarak kodlanan kamplaşmanın tarafı olamayacağı dolaysıyla AK Parti’ye alternatif olma ihtimali var. Diğer adayların böyle bir ihtimali yoktur. Sonucunu da sandıkta göreceğiz.

Kamuoyunda muhafazakâr ve İslamcı kesimin toplumdan uzaklaşıp iktidara yanaştığı yaklaşımı var. Siz ne düşüyorsunuz?

Şöyle diyelim, genel olarak dindar muhafazakârlar askeri vesayet altında ezildikleri için sistemin dışındaydılar. Bu kesim demokratik sisteme entegre değildi. Bunlar devlete çok mesafeli. AK Parti bunların hepsinin oylarına talip oldu ve siyaseten onları temsil yetkisi aldı.

Bunu nasıl yaptı?

Onları demokratik sisteme dahil etti. İki şeyle yaptı. Bana göre AK Parti’nin ilk dönemdeki en önemli başarısı budur. Eski statükonun anlayışı önce devletti. Bütün hukuk nizamı da devleti vatandaştan koruma üzerine kuruluydu. Yani önce devleti koruyacaksın, devleti kendi vatandaşından da koruyacaksın. Gerekirse gizli anayasa diye tabir edilen kırmızı kitapçılara vatandaşına iç tehdit gibi tanımlar da koyacaksın. AK Parti önce devlet anlayışına karşı insan anlayışıyla iktidara geldi. Bu şekilde bu kesimin oylarını aldı. AK Parti bireyin mutluluğunu, yaşam standardını, vatandaşın hak ve hukukunu, hayat hakkını devletin üstünde tuttu. Burada devlet insan için var dedi. Bu şekilde bütün bu kesimi ikna etti ve oylarını aldı. Dolayısıyla devletin resmi bir ideolojisinin olmayacağı, devletin ceberut olmaması gerektiği, devletin toplumun ortak yararına hizmet edeceği bir aygıt olduğu, kutsanmaması gerektiği görüşüne dayanan bir AK Parti vardı. Ve başından beri sisteme muhalefet olan insanları peşine taktı.

Peki, AK Parti halen eski AK Parti mi?

Şimdi gelinen noktada “İnsanı yücelt ki devlet yücelsin”den “Devleti yücelt ki gerekirse bu uğurda insan hayatını vefa etsin” durumuna geldi. Şimdi devletin kutsandığını görüyoruz. Devletin her şeyin önüne konduğunu, önce devlet dendiğini ve gerekirse devletin kendi vatandaşından bile korunması gereken bir kutsiyete büründüğünü görüyoruz. Şimdi böyle bir kitle var, daha önce sisteme muhalif olan “önce insan” diyen bu kesim şimdi “Allah devlete zeval vermesin” noktasına geldi.  Biri gider başkası gelir, maalesef insandan bol ne var anlayışına geldi.

Bu kesimin Kürt meselesine yaklaşımı nasıldır sizce?

Devletçi refleksler olarak görüyorum.

2017’de Kürdistan’da gerçekleşen bağımsızlık referandumuna Türkiye’nin karşı çıkması ile Rojava’daki gelişmelerden rahatsızlık duymasının aynı refleksler olduğu belirtiliyor. Türkiye’nin hem Kürdistan’ı hem de Rojava’yı beka sorunu olarak görmesini nasıl okuyorsunuz?   

Sayın Cumhurbaşkanı’nın önceki yıllarda Kürdistan’daki referandumu Irak’ın içişleri olarak gördüğü şeklinde açıklamaları vardı.   u tavır birden değişti. Ne oldu ben bunu tam olarak çözmüş değilim. Türkiye’nin, kuruluşundan beri bir beka endişesi var hep. Ama AK Parti beka sorununa itiraz ederek iktidara geldi. Çünkü beka sorunu AK Parti’ye karşı da kullanıldı. Şimdi Türkiye’de beka sorunu ile birlikte bir de Kürt fobisi var. Turgut Özal bu fobilerden kurtulmak için çok ciddi açılımlar yaptı. Çözüm sürecinde Erdoğan da çok ciddi bir liderlik sergiledi ve risk aldı. Toplumun büyük bir kısmı da çözüm sürecine ikna etti. Toplum “Akan kan dursun anaların gözyaşları dinsin sulh olsun toplumsal barış olsun bu iş artık geride kalsın” diyordu. Oradan buraya geldik. Ankara’nın YPG ile Sayın Barzani’yi bir tutmadığı belli çünkü yakın zamanda Ankara’da ağırlandı, bayraklar çekildi.

Peki hal böyleyken nasıl oldu da Türkiye referanduma karşı sert bir tutum takındı?

Bilmediğimiz şeylerin olduğunu düşünüyorum. Belki Suriye’deki durumlar sebep oldu. Tam olarak bilmiyorum. Yoksa Barzani yönetimindeki Irak Kürdistan Bölgesin’nin YPG gibi Türkiye için tehdit olarak algısının var olduğunu düşünmek bir delilik.

Türkiye’de çözüm süreci devam etmiş olsaydı Türkiye bağımsızlık referanduma karşı çıkar mıydı?

Bence Kürt meselesi hepsi birbiriyle bağlantılı. Çözüm süreci akamete uğrayınca örgüt bunu istismar edince, Kandil Suriye’de uluslararası meşruiyet ve toprak kazanma hırsıyla buradaki çözümü zorlaştırıp bir yandan da el altından silah yığınağı, hendek kazma işlemine girmeseydi ve günün sonunda toplumun genelinde hatta bölge insanında büyük bir hayal kırıklığı yaratmasaydı bu durumlar bu kadar olmayabilirdi.

Suriye de buna dâhil mi?

Kesinlikle öyle, fantezi yapma hevesine kapılmasalardı işler bu noktalara gelmezdi.

Peki, çözüm sürecinin bitirilmesinde devletin hiç suçu yok muydu?

Şöyle; devletin kendisine ait yerine getirmediği sorumlulukları yerine getirmediği anlamına gelmiyor. Asıl sapmanın nerede oldu derseniz, bence Kandil’deki örgüt şeflerinin Suriye’de bir fırsat penceresinin, onların aklını çelmesiydi.

PORTRE/ AKİF BEKİ 

Halen Karar gazetesi yazarı olan Akif Beki, 2 Temmuz 1971'de Bingöl'de dünyaya geldi. Üniversite eğitimini İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde yaptı. Doğu Dilleri ve Edebiyatı Bölümü, Arap Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı bölümünde okudu.

Henüz üniversite öğrencisiyken gazetecilik mesleğine de başlamıştı. İlk önce muhabir olarak 1990 yılında gazetecilik yaptı. Çeşitli gazetelerde çalıştı. 1998 yılında bir televizyon kanalının Washington Temsilciliği'ne atandı. Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ın sözcüsü olarak göreve getirildi.

Daha sonra çeşitli gazetelerde köşe yazarlığı yaptı.
K24 RÖPORTAJ

Güncelleme Tarihi: 14 Şubat 2019, 11:13
SIRADAKİ HABER