Müslümanlık azalıyor ama ‘İslami ülkeler’ yükseliyor, nasıl oluyor?

Dini referans alarak siyaset yapan AK Parti iktidarıyla ülkenin geldiği durum ortada.

© LEVENT GÜLTEKİN
Müslümanlık azalıyor ama ‘İslami ülkeler’ yükseliyor, nasıl oluyor?

Ekonomi, eğitim, adalet, tarım, bilim, sanat, ahlak, insanlık, vicdan… Ülke her alanda ciddi tahribatla karşı karşıya.

Reklam

Bu tablo dindar-muhafazakar çevrelerde derin bir sorgulamaya neden oldu.

Gelinen durumla ilgili sorgulama sadece İslamcı yazarlar ve kimi siyasetçiler arasında değil, toplumda da yapılıyor.

İnancın insana ahlak kazandırdığı, dini terbiye almış insanların daha adil, daha vicdanlı, daha dürüst olduğu anlayışına yönelik bir tartışma bu.

Reklam

Geçtiğimiz günlerde Ertuğrul Özkök’ün köşesinde bu sorgulamanın doğurduğu sonuçları gösteren enteresan bir bilgiyle karşılaştım.

Ertuğrul Özkök köşesinde Optimar araştırma şirketinin 7-14 Mayıs tarihleri arasında yaptığı araştırmanın sonuçlarını yayınladı.

Bu araştırma sonuçlarına göre Türkiye’de kendini Müslüman olarak tanımlayanların oranı yüzde 89.5.

Bu oranı dikkat çekici kılan ise şu: Aynı şirketin 2 yıl önce yaptığı bir araştırmada bu oran yaklaşık yüzde 96 civarındaymış.

Yani 2 yıl içerisinde toplumun bir kesiminde dine karşı ciddi mesafe oluşmuş.

Peki niçin?

Neden insanlar inancını sorgular hale geldi?

Bu soruyu “Dindar siyasetçiler yanlış yaptılar o yüzden insanlar tepkilerini dine yönelttiler” gibi yüzeysel cevaplar vererek geçiştiremeyiz.

Bu tür yüzeysel analizler, yakınmalar, sızlanmalar meselenin esas boyutunu gözden kaçırmamıza neden oluyor.

Ülkede tahribata neden olan esas şey birkaç kişinin veyahut bir partinin yanlış politikaları değil.

Esas sorun dini dindarlığı hayatın odağı gören, yapmaya çalışan anlayış.

Ne demek istiyorum?

Anlatayım.

Dinin insana ahlak verdiği, dini terbiye almış insanların daha dürüst, daha vicdanlı, daha adil olduklarına dair bir anlayış vardı.

Din referans alınarak birçok sorunun çözülebileceğine, toplumsal yaşam kurarken en doğru yolu bize dinin göstereceğine, bunu da en iyi dindar insanların yapabileceğine dair bir anlayıştı o.

Son yaşadığımız süreç bize bu anlayışın doğru bir yaklaşım olmadığını gösterdi.

Dindar insanların ahlaki hassasiyetlerinin zayıflığı daha doğrusu dindar olmayanlardan farklarının olmaması, adalet, vicdan, insanlık gibi değerlerle alakalı zayıflıkları, din referans alınarak yaşam kurma çabalarının sonuçsuz kalması hatta hayatı daha da çekilmez hale getirmesi insanların dini, din anlayışını sorgulamasına, “Din insanı daha ahlaklı, daha dürüst yapmıyorsa o zaman niçin var” sorusunun oluşmasına neden oldu.

Yukarıda da dediğim gibi sorun kişiler ya da partiler meselesi değil.

Çünkü yaşanan sorun sadece bir ülkede, bir grupta, bir partide görülen bir şey değil, neredeyse bütün Müslüman ülkeler benzer durumda.

Onlarca Müslüman ülke arasında tek bir ülke yok ki işleri yoluna koymuş, sağlıklı yaşam kurmuş, adaleti tesis etmiş, refahını yükseltmiş, toplumsal barışını sağlamış olsun.

Hal buyken Türkiye’de yaşanan tıkanıklığı kimi siyasetçilerin yanlış politikalarına bağlamak sorunun esas kaynağını görmezden gelmektir.

Sorunun esas kaynağına geçmeden önce sizinle başka bir bilgi paylaşmak istiyorum.

Esasında paylaşacağım bu bilgi ülkede yaşanan tahribatın, din ve dindarlıkla alakalı sorunun kaynağını da görmemizi sağlıyor.

ABD’deki İslamilik Vakfı tarafından her yıl, hangi ülkenin İslam’a daha uygun olduğunu gösteren bir endeks yayınlanıyor.

Geçtiğimiz günlerde açıklanan endekse göre ilk 45 ülke arasında tek bir Müslüman ülke yok.

Türkiye ise 153 ülke arasında 95’inci sırada.

Listenin başında Yeni Zelanda ve İsveç gibi farklı dine mensup insanların yaşadığı ülkeler var.

Bir yaşam kurarken her hangi bir dini referans almamış yani tam da referans almadığı için adaleti tesis edebilmiş, toplumsal barışı sağlamış, ekonomik refahı yakalamış, insan haklarını tesis edebilmiş ülkelere ‘İslam’a en uygun’ ülke demek hakikaten çok tuhaf.

Tuhaf çünkü bu ülkeler Müslüman oldukları için ya da bir dini referans aldıkları için değil tam tersine toplumsal yaşamı kurarken Müslümanlığı ya da bir başka dini norm olarak almadıkları için başarı göstermişler.

Listenin başındaki Yeni Zelanda Müslüman olsaydı ve inancı referans alarak yaşam kurmaya çalışsaydı muhtemelen listedeki yeri farklı olurdu.

“Niçin böyle olurdu” sorusunu sormadan sağlıklı bir sonuca ulaşamayız.

Hal buyken bu ülkelere bakıp “Esasında İslami değerler çok güzel ama biz uygulayamıyoruz” demek kendimizi kandırmaktan başka bir şey değil.

Yani dürüstlük, eşitlik, adalet, saygınlık, nezaket, ahlak gibi evrensel değerlerin din kaynaklı olduğunu zannetmek.

Böyle zannedildiği için yüzlerce yıldır inanca dayalı bir yaşam kurulmaya çalışılıyor ama sağlıklı bir netice alınamıyor.

Bu nedenle de insanlar inancını sorgulamaya başladılar.

Çünkü binlerce yıl önceki yoruma dayalı bir din anlayışı günümüz ihtiyaçlarına cevap vermiyor.

Mesela yaşamı değil, ölümü yücelten, bu dünyanın değil, ahiretin daha önemli olduğunu vazeden, insanları inanan ve inanmayan dahası ‘benim gibi’ inanan, inanmayan diye ayıran, bilimle, sanatla, teknolojiyle sağlıklı bir ilişki kuramayan, dahası bu alanlarda yapılan yeniliklere ‘inanca aykırı’ gerekçesiyle karşı çıkan, bu çağda 8 yaşındaki kız çocuklarının evlenip evlenmeyeceği gibi tuhaflığı tartışma konusu yapan, ritüelleri esasın önüne koyan din anlayışı sorunun esas kaynağı.

Bu anlayışa göre insan yetiştirmek, bu anlayışa göre toplum, ülke kurmaya çalışmak, bu anlayışla eğitimi, sağlığı, ekonomiyi, toplumsal barışı sağlıklı aşamaya getireceğini sanmak, yüzlerce yıldır bunca yaşanana rağmen iyi insan olmak için dinin vazgeçilmez bir değer olduğunu sanan anlayışı sürdürmek…

Bütün bunların neden olduğu tıkanıklık ve o tıkanıklığın yarattığı ağır tablo ile karşı karşıyayız.

Müslümanlığımızla dahası dine yüklediğimiz abartılı misyonla hesaplaşmadan, toplumsal ilişkilerin dinle sağlanamayacağı gerçeğini kabul etmeden, din referans alınarak yaşanabilir, sağlıklı ülke olunamıyor gerçeğini görmeden hiçbir yere varamayız.

Peki ne öneriyorum? Müslümanlığı bütünü ile terk mi edelim?

Bunu hiç kimsenin başkasına söyleme hakkının olmadığını düşünüyorum.

İnanç kişisel yoruma dayalı bireysel tercihtir.

Yapmamız gereken: Din penceresinden dünyaya bakma ve dini toplumsal hayatın odağı yapma çabasından vazgeçmeliyiz.

Dinin, dindarlığın insana ahlaklı olmayı vazettiğini ama ahlak vermediği gerçeğini kabul etmeliyiz.

Müslüman bilgin, felsefeci Farabi bin yıl önce söylemiş: Ahlakın kaynağı din değil bilinçtir.

Evrensel değerlerle yaşam kurma bilincine ulaşmanın yollarını aramalıyız.

Dinin bu bilinci sağlamadığı gerçeğini artık kabul etmeliyiz.

Yeni Zelanda gibi ülkeleri yaşanabilir yapan şey din değil bu bilinçtir.

Bu nedenle dürüstlük, adalet, eşitlik, insana saygı, çalışkanlık, işinin ehli olmak gibi değerlerin kaynağının din olmadığı gerçeğini görmeliyiz.

İyi insan olmak için dindar olmak gerekmediği gerçeğini kabul edip inanan, inanmayan ayrımının anlamlı bir şey olmadığı gerçeğini kabul etmeliyiz.

Aksi takdirde yüzlerce yıl olduğu gibi havanda su dövmeye devam edeceğiz.
Diken yazarı LEVENT GÜLTEKİN

SIRADAKİ HABER