İmamoğlu: Her parti aynaya bakmak zorunda kalabilir

CHP’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı Ekrem İmamoğlu, mega projesinin insan olduğunu söyledi.

© CHP
İmamoğlu: Her parti aynaya bakmak zorunda kalabilir

CHP'nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı'na aday olarak gösterdiği Ekrem İmamoğlu, "Ruhumu en iyi tarif eden şey demokratlıktır" dedi. "İmamoğlu, Demokrasiye inanmış ve onu özümsemiş bir insanım. Diğerleri, inanın detay" ifadesini kullandı. 

Meselenin kazanmakla bitmediğini söyleyen İmamoğlu, "Bizim ortaya koyacağımız beş yıllık hizmet çok belirleyici olacak. Öte yandan biz İstanbul’u aldığımızda siyasi iktidar kendisini tekrar gözden geçirir mi? Her parti aynaya bakmak zorunda kalabilir" şeklinde konuştu. 

“Benim mega projem insandır” diyen İmamoğlu, kendisine oy vermeyenleri çok iyi hizmet yaparak pişman edeceğini söyledi. İmamoğlu, seçim sürecinde büyük bir hatasını yakalamaya çalışanları da uyarıyor: “Vaktinize yazık.”

İrfan Aktan'ın gündeme dair sorularını yanıtlyatan CHP'nin İstanbul adayı İmamoğlu’ın Gazete Duvar’da yer alan söyleşisinin bir bölümü şöyle:

Rakibiniz Binali Yıldırım bakanlık, başbakanlık, TBMM başkanlığı yapmış, tanınan bir isim. Ayrıca anaakım televizyonların tümünde sürekli ekranda. Aradaki tanınırlık veya “popülarite” farkını kapatabiliyor musunuz?

Hızla! Açıkçası popülerliğin, bilinirliğin tek başına çok şey ifade etmediğini bizzat sahada öğreniyorum. Tanınırlığın siyasi verilerde değerli bir unsur olduğu öngörülür. Ama tek başına bu yetmiyor. Aksine, yerel seçimin ruhuna uygun olmak çok daha önemli hale geldi.

Yerel seçimin ruhuna uygunluktan kastınız ne?

Yerel yönetici kapısı herkes tarafından çalınabilen, her konuya muhatap olan kişidir. Türkiye’de genel yönetimle kıyaslandığında belediyenin ilgilendiği alanlar çok sınırlı. Ama buna rağmen siz her konuya muhatapsınız. Halk, bunu hisseden ve hissettiren bir yönetici ister.

Dolayısıyla bu beklentilere cevap verebilmek, sorunları çözeceğini hissettirebilmek, popülerlikten çok öte bir değerdedir. Ben bu ruhu gösterdikçe karşılık buluyorum. Bunun için de özel bir çaba göstermiyorum. Çünkü aslında sadece kendi kendimi ifade ediyorum. Neysem oyum. Ben burada beş sene belediye başkanlığı yaptım, beş sene de ilçe başkanı olarak bu başkanlığa hazırlandım. Dolayısıyla on yıllık bir deneyimle bu sürece talibim. Yaşadıklarımı biliyorum ve yaşatacaklarıma da hazırlıklıyım. Bunu gören toplum sizi beğeniyor. O yüzden, zaafiyet veya handikap olarak görülen bilinmemeyi, popüler olmamayı da çok hızlı çözdüğümü düşünüyorum.

İstanbul, çok farklı inançları, etnisiteleri, toplumsal, siyasal, kültürel aidiyetleri ve sınıfları barındıran bir şehir. Türkiye gibi kutuplaşmış bir ülkede, haliyle insanlar kendisine en yakın kimliktekini yönetici olarak görmek istiyor. “Neysem oyum” dediğinizde, insanlar “peki nesiniz” diye soruyor. Kendi kimliğinizi nasıl tarif ediyorsunuz?

"RUHUMU EN İYİ TARİF EDEN ŞEY DEMOKRATLIKTIR"

Solcu bir insan mı, Kemalist mi, İslamcı mı? Bu başlıklar artırılabilir ama neticede insanlar, “insanım” dediğinizde de hangi kimlikte olduğunuzu soruyor…

Bunların hepsi detay. Şehir yaşamında ben her şeyden önce kendimi insan olarak tanımlıyorum. Ayrıca ruhumu en iyi tarif eden şey demokratlıktır. Demokrasiye inanmış ve onu özümsemiş bir insanım. Diğerleri, inanın detay. Atatürk’ü sevmek, bu ülkeyi sevmek, hatalarını kabullenerek, doğrularını da överek bu ülkenin geçmişine tutkulu olmak… Tabii aynı zamanda geleceğe de umutla bakmak istiyorum.

Ülkemin çağdaş bir dünya çerçevesinde olgun bir yer edinmesini istiyorum. O bakımdan kendimi illa somut, marjinal bir kimliğe hapsetmek istemem. Kadı ki ben belediye başkan adayıyım ve yerelde tam da tariflediğiniz çeşitliliği, herkesin kendini hissedebileceği bir yönetimi ortaya koymak istiyorum. Bu tamamıyla mümkün müdür? Eksikliklere rağmen hedef bu olmalıdır. Bunun için insan ve demokrat olmak bana kapsayıcı ve yeterli geliyor. Sonrasını çözeriz.

Peki “insan ve demokrat” olmak, sizi rakibinizden ayırmaya, insanların onun yerine sizi tercih etmesine yeterli mi?

Biriyle farkım üzerinden kendimi tanımlamak benim tarzım değil. Ben kendimi tanımlarım, farkımı da vatandaş tespit etsin. “Şu yönden daha üstünüm” gibi bir kıyası hiçbir zaman sevmedim. Böyle bir kıyası yapmak bile karşınızdaki insana hakaret etmek gibi geliyor bana. Ama halk beni niye seçsin diye sordunuz.

Ben ne anlatıyorsam, ne ifade ediyorsam, ne yapmak istediğimi söylüyorsam, o benim irademdir. Oysa karşımızdaki siyasi anlayışın bireysel bir iradeyi temsil etmediğini düşünüyorum. O tarafta başka bir irade var. O anlayışta hiçbir belediye başkanının, kendini çok da ifade edebileceğini düşünmüyorum. Kaldı ki bunu son beş yılda yaşadı Türkiye.

Yani şu an İstanbul’un Ankara’dan yönetildiğini ama sizin İstanbul’u İstanbul’dan yöneteceğinizi mi söylüyorsunuz?

Ben, İstanbul’daki vatandaşlarımızın oluşturduğu belediye meclisiyle, oradan alınacak kararlara saygı duyan, onunla da yetinmeyip demokrasi kanallarını işleterek ta mahalle meclislerinden başlayan ve günün teknolojisini demokrasi lehine kullanarak bir yönetim anlayışı gerçekleştireceğim.

Günün teknolojisi “sor ve cevabını al” sistemine o kadar uygun ki, istediğiniz sokakta, mahallede, ilçede çok rahatlıkla kamuoyu araştırması yapabilir, soru sorabilir ve ona göre değerlendirme yapabilirsiniz. Dolayısıyla belediye başkanı olarak, demokrasi adına kendinizi kontrol edebileceğiniz seçilmiş belediye meclisinin dışında da çok geniş bir portföy var. Yeter ki bunu kullanmak isteyin. Bu bağlamda biz İstanbul’u, İstanbullularla yöneteceğiz. Kararların kişisel iradelerle, akşamdan sabaha değiştirilmemesini sağlama almayı hedefliyoruz. Öbür türlüsü zaten on, on beş yıldır yapılıyor.

Mevcut yönetim sizce İstanbul’da ne tür sorunlar yaratıyor?

Fotoğraf çok net: Çarpık, insanı düşünmeyen, fakirleştiren, ayrıştıran, bölen, belli bir mutlu zümre yaratan ama genelinde mutsuzluğu hakim kılan bir kent yarattılar. Nüfusun yüzde 60’a yakını, “fırsatını bulursam şehri terk ederim” diyor. Peki insanlar terk etme hayali kurmak için mi İstanbul’a göç etti! Burası bir fırsat şehri olması gerekirken, tarif ettiğim bir yapıya büründü. Bu elbette kötü yönetilmekten kaynaklıdır.

Ekim 2017’de “İstanbul’a ihanet ettik, bundan ben de sorumluyum” diyen Erdoğan, Binali Yıldırım’ın seçim kampanyasının en önemli aktörü. Erdoğan’ın İstanbul’a yönelik vaatlerini nasıl karşılıyorsunuz?

Vaat ettiklerinin muhatapları bence artık o sesleri duymuyor. İnsanlar, duymak istedikleri başka bir ses arıyor. Elbette sadece onların sesine kendini kitlemiş bir kesim var. Ama o kitle de azalmaya ve sıkışmaya başladı. Nitekim oradan sıyrılmak ve kurtulmak isteyen bir sürü insan yakalıyorum sokakta. 

“İstanbul’u alan, Türkiye’yi alır” gibi genel bir kabul var. Sizin İstanbul’u almanızın Türkiye siyasetinde ne tür sonuçları olur?

İktidar açısından nasıl sonuçlar doğuracağını bilemem, bunu onlar düşünsün. Ama ben, ülke açısından iyi sonuçlar doğuracağını görüyorum. Ayrıca mesele kazanmakla bitmiyor. Kazandıktan sonra üretmek ve var etmek gerekiyor ki, insanları ikna edebilesiniz. O yüzden bizim ortaya koyacağımız beş yıllık hizmet çok belirleyici olacak. Öte yandan biz İstanbul’u aldığımızda siyasi iktidar kendisini tekrar gözden geçirir mi? Her parti aynaya bakmak zorunda kalabilir 

SIRADAKİ HABER