TİP Genel Başkanı Erkan Baş: AKP’nin hukuki hiçbir dayanağı olmayan fiili içki yasağı bir yaşam biçimi dayatmasıdır

Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı Erkan Baş, tam kapanma döneminde içki satışını yasaklamasına ilişkin olarak, "TİP olarak net bir biçimde ifade ediyoruz: AKP’nin hukuki hiçbir dayanağı olmayan fiili içki yasağı bir yaşam biçimi dayatmasıdır. Hangi gerekçeyle olursa olsun iktidarın bu dayatmasını kabul etmeyeceğimizi ve bu yaklaşıma karşı laikliğin ve özgürlüğün savunucusu olacağımızı bir kez daha ifade ediyoruz." açıklamasını yaptı.

© AA
TİP Genel Başkanı Erkan Baş: AKP’nin hukuki hiçbir dayanağı olmayan fiili içki yasağı bir yaşam biçimi dayatmasıdır

Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Başkanı Erkan Baş,  Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) kapalı olduğu için bu haftaki basın açıklamasını partisinin İstanbul İl Binası’nda yaptı. Baş, "Bu iktidarın belirli bir amacı var: Toplumu bir bütün olarak baskı altında tutmak, sindirmek ve teslim almak istiyorlar. Bunun için en sık başvurdukları araçlardan birisi de gerici siyasal söylemler. Cesur değiller! Ne söyledikleri kendi ağızlarından duyamıyoruz. Fakat bir niyetleri var ve attıkları her adım bu amaçları doğrultusunda planlı bir biçimde işliyor. Açıktan 'biz size bizim istediğimiz hayatı dayatıyoruz, bizim istediğimiz gibi yaşamak zorundasınız' deme cesaretleri yok ve bunun toplumda karşılık bulmayacağını biliyorlar ve bu nedenle yine Ali Cengiz oyunları yapıyorlar." düşüncesini dile getirdi.

AKP iktidarı döneminde tüm yurttaşlarımız biliyor ve görüyor ki Türkiye’de bir imtiyazlılar sınıfı oluşturulmuştur. AKP zenginlerden, kendi yandaşlarından oluşan yeni bir iktidar topluluğu yaratmıştır ve herkesin onlara tabii olmasını, herkes onlar nasıl istiyorsa öyle düşünmesini hedefliyor. Türkiye emekçileri adına söylüyoruz, biz AKP’nin bu dayatmalarına teslim olmayacağız.

"Siz sesinizi çıkardıkça bu iktidar sendeliyor"
Baş vatandaşlara seslenerek şu ifadeleri kullandı: 

"Siz sesinizi çıkardıkça bu iktidar sendeliyor. Birbirlerine düşmelerine az kaldı. Dayanın kardeşlerim, omuz verin dostlarım; siz haykırdıkça bunlar kaçacak delik arıyor, ne yapacaklarını bilemiyor. Irmağının akışına ölürüm’ türküleri söyleyip, o ırmaklar akmaya devam etsin diye mücadele eden köylülerin üstüne öldürmek ister gibi yürüdüler”

"Demek ki, meclisi bugün kapatanlar Kurtuluş Savaşı günlerinde de kapıya kilit vurup kaçacaktı."
Evet, her gün maalesef birçok yurttaşımızın intihar haberiyle sarsılırken, resmi rakamlarla günde 350’ye yakın sayıda yurttaşımız Covid belası nedeniyle hayatını kaybederken, resmi enflasyon yüzde 17’leri gerçekte ise yüzde 30’ları aşmışken TBMM kapalı. Seçim bölgemizde yüz binlerce yurttaşımızın “sorunlarımı çöz” diye görevlendirdiği ben ve diğer vekil arkadaşlarımız olarak, emekçi kardeşlerimiz çalışmaya zorlanırken TBMM’nin çalıştırılmamasını kabul etmiyoruz. Reddediyoruz. Bu aymazlığı halkımıza şikâyet ediyoruz.

TBMM bu ağır tablo karşısında çalışmayacaksa, bununla mücadele etmeyecekse ne zaman çalışacak, neyle mücadele edecek? Hangi mantıkla TBMM çalıştırılmıyor, bir satır açıklama bekliyoruz. Ama yapılmıyor yapılmayacak.

Her söze başlarken Gazi Meclis denir. Gazi Meclis ne demek? Gazi Meclis, savaşa önderlik etmiş Meclis demektir. Virüse karşı savaştığımız bir dönemde, ekonomik yıkıma karşı savaştığımız bir dönemde mücadeleden kaçıyorsanız, o zaman bu sözleri söylemeyeceksiniz. Demek ki, meclisi bugün kapatanlar Kurtuluş Savaşı günlerinde de kapıya kilit vurup kaçacaktı. Demek ki, meclis Gazi Meclis ama siz kaçkın bir iktidarsınız!

"Öfkemizi ve umudumuzu diri tutacağız"
Biliyorum yorgunsunuz, biliyorum borç içindesiniz, biliyorum kızgınsınız. Bugün buraya hem öfkenizi paylaşmak ama hem de umudumuzu paylaşıp çoğaltmak üzere. Öfkemizi ve umudumuzu diri tutacağız. Birbirimizi ayakta ve diri tutacağız. Çünkü bu koşullarda bunu yapmadığımızda yanımızdaki yöremizdeki eşimiz dostumuz hayata tutunmakta zorlanıyor. Bunu görüyoruz.

Eşimize, dostumuza ama en önemlisi memleketimize karşı bir sorumluluğumuz var. Omzundan, elinden tutmadığımızda ülkeden ve daha kötüsü yaşamdan kaçmak isteyen çok sayıda yurttaşımız var maalesef.

Biz onlara güç vereceğiz. Öfkemizi diri tutacağız. 15 Şubat 2012. Bir anne, 8 aydır kirasını ödeyemediği evde, kalan son parasını verdiği 10 kilo odun yağmurda ıslandığı için sobayı yakamadı. Yaşamına son verdi. 9 Kasım 2019. 4 kişilik aile siyanür içerek yaşamına son verdi. Mayıs 2021. Üst üste gelen, yoksulluk kaynaklı intihar haberleriyle sarsıldık. Bunlar sadece birkaç örnek. Unutmayacağız. Propaganda yapmak için değil. Sorumluluğumuzun ne kadar büyük olduğunu birbirimize hatırlatmak için unutmayacağız.

"128 milyar dolarla oluşan kamu görev zararı 250 milyar Türk Lirası"
Unutmayacağız; yalnızca Saray Rejiminin bakanı Ruhsar Pekcan’ın yaptığı yolsuzluğa giden parayla 10 bin aileye gelir desteği yapılabilirdi. Belki 20 bin ailenin faturalarına çare olunabilirdi. Unutmayacağız; Cengiz’e son 18 yılda verilen yüz milyarlarca dolarlık ihale bedellerinin küçücük bir kısmıyla yoksul yurttaşlarımızın bu pandemi sürecinde yüzünün gülmesini sağlayabilirdik. Unutmayacağız; Merkez Bankası’nda eritilen 128 milyar dolarla oluşan kamu görev zararı 250 milyar Türk Lirası.

Bu 250 milyar ile intihar haberlerini duyduğumuz kahvehane sahiplerinin, gündelik çalışmak zorunda olanların, tableti, interneti olmadığı için okuyamayan tüm gençlerimizin sorunlarını çözerdik. O parayla aşı diye bir derdimiz kalmazdı!

Öfkemizi diri tutacağız. O bizi ayakta tutacak. Bakın bu iktidar resmi rakamlarla öyle rahat yalan söylüyor ki… Dün açıklanan enflasyon rakamları… Tüketici Enflasyonu yüzde 17’nin üzerinde sabitlendi. Ama tüm bağımsız araştırmacılar bu rakamın gerçekte en az yüzde 30’larda olduğunu söylüyor. Bunun gerçek olduğunu nereden anlıyoruz? Birincisi, cebimize giren ve cebimizden çıkan paradan… Hayat gösteriyor. Ama bir rakam daha vermek istiyorum. Üretici Fiyat Endeksi; yüzde 35’in üzerinde. Yani üreticiler hammaddeyi yüzde 35 daha yüksek fiyattan almış ama tüketiciye bunu yansıtmamış öyle mi? Aklımızla mı alay ediyorsunuz? Bu farkı biri çıksın açıklasın!

Ama açıklayamazlar. Açıklamayacaklar. Açıklayanı soruşturacaklar, belki kapısını kıracaklar, belki tutuklayacaklar. Çünkü biliyorsunuz artık haber yapmak da yasaklandı. ABD’de George Floyd’u öldüren polis şiddeti görüntülerini vermeyi yasaklamaya kalkıyor bu İçişleri Bakanı.

"1 Mayıs’taki görüntüleri aklımıza kazıdık"
Dün 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü gününde AKP iktidarının gazetecilere ve aslında tüm yurttaşlara hediyesi haber yapmayı yasaklamak oldu. Neymiş, şiddete başvuran polislerin görüntüsü paylaşılamazmış. Zaten, yolsuzluk haberlerine, hırsızlık haberlerine, kamu vicdanını yaralayan tüm haberlere anında erişim yasağı getiriliyor. Siz yasaklasanız da, saldırsanız da biz bu 1 Mayıs’taki görüntüleri aklımıza kazıdık.

Aynı, Ali İsmail’e, madenci yakınlarına atılan tekmeleri aklımıza kazıdığımız gibi…  Aynı, Ethem Sarısülük’e sıkılan kurşunu, Lobna Allami’ye atılan gaz fişeğini zihnimize kazıdığımız gibi…

Aklımıza kazıdığımız o görüntüler öfkemizi diri tutacak. Ama konuşmamın başında söylemiştim. Ben bu kürsüye yalnızca öfkeden bahsetmek için çıkmadım. Umuttan bahsedeceğim.

Ruhsar Pekcan’ın yolsuzluğunu haberleştiren gazeteciyle hissettiğimiz umuttan… Bu gümrük kaçakçısına yükselen büyük tepkiye duyduğumuz umuttan… İçki yasağına karşı, Ayasofya yobazına yükselen büyük tepkiye duyduğumuz umuttan da bahsedeceğim.

Farkına varalım. Siz sesinizi çıkardıkça bu iktidar sendeliyor. Birbirlerine düşmelerine az kaldı. Dayanın kardeşlerim, omuz verin dostlarım… Siz haykırdıkça bunlar kaçacak delik arıyor, ne yapacaklarını bilemiyor.

Türkiye bugün büyük bir yönetim krizi içindedir. Bunun kaynağı sizin öfkeniz, sesiniz, nefesinizdir! Bu yönetim krizinin nedeni İkizdere’de direnen ninemin öfkesidir. BEDAŞ işçisinin öfkesidir. İzin belgesi veremeyen devlet nedeniyle gündelik işini yapamayan işçinin öfkesidir. Tekel büfecisinin, sağlık emekçisinin, aşı bulamayan milyonların öfkesidir.

Öfke sizin, umut da sizsiniz. Dayanın, direnin, sesinizi yükseltin gidecekler.

"Muhalefet partisiyim diye geçinip size susmanızı söyleyenlere aldanmayın"
Muhalefet partisiyim diye geçinip size susmanızı söyleyenlere aldanmayın. Siz susarsanız değil, konuşursanız gidecekler. Bu sahte muhalifler, saltanat geri gelse tepki göstermeyecek bunu bilin. Aman seçmeni korkutmayalım diye bir şey uydurmuşlar, Saray’ın değirmenine su taşıyorlar. Yaşamın her alanında yobazlık pompalayan iktidarla yobazlık yarışına girince kazanacaklarını sanıyorlar. Tanıyın bunları da ve hiç unutmayın! Siz susarsanız değil konuşursanız, bu dinozor siyasetçilerin de sonu gelecek.

“Irmağının akışına ölürüm' türküleri söyleyip mücadele eden köylülerin üstüne öldürmek ister gibi yürüdüler"
Özellikle dört konuya değinmek istiyorum. Birincisi, İkizdere'de yaşanan ihanet! Her fırsatta “cennet vatan” “cennet ülke” diyerek güzelledikleri Türkiye’yi adeta cehenneme çevirdiler. “Irmağının akışına ölürüm” türküleri söyleyip, o ırmaklar akmaya devam etsin diye mücadele eden köylülerin üstüne öldürmek ister gibi yürüdüler.

Tarih yazıyoruz diye övündüler, ağaca düşmanlıkta, doğaya düşmanlıkta, ülkesine düşmanlıkta gerçekten de tarih yazdılar. Bakın Cerattepe’ye, bakın Kazdağları’na, bakın şimdilerde İkizdere’ye sevgili yurttaşlar, baktığınızda ne görüyorsunuz? Bir tane kendine çok güvenen, bu günlerin sonu hiç gelmez sanan çete lideri patron, peşinde de gazıyla copuyla sopasıyla jandarması polisi, göğüslerini gere gere diyorlar ki: “Burada istediğimizi yaparız!”

"İkizdere kavgası, vatan kavgasıdır"
Öyle mi Cengiz, öyle mi AKP’nin kanunsuzca verdiği bütün emirleri sorgulamadan uygulayan jandarma?  Şimdi de Saray’dakinden aldığınız güçle bu halka savaş mı açacaksınız, anneniz babanız yaşındaki orada doğmuş büyümüş yaylalarında bir ömür gezmiş dolaşmış köylülere mi saldıracaksınız? Siz halka karşı giriştiğiniz bu savaşı kazanabileceğinizi mi zannediyorsunuz?

Çok açık ve net söylüyorum, sevgili yurttaşlar: İkizdere kavgası, vatan kavgasıdır. İkizdere Cengiz’i de aşar, jandarmayı da aşar. O taş ocağını oraya yaptırmamak için direnen köylüler için seferber olmazsak, kendini bilmez bu çetenin önüne dikilmezsek yalnızca İkizdere’yi kaybetmiş olmayız.

Kazdağları’nda İkizdere’de, Cerattepe’de ve daha adını sayamadığımız her doğa direnişinde kuşların, böceklerin, sincapların ve ağaçların yaşama hakkına sahip çıkan köylülerimizin koşulsuz şartsız yanındayız. Ülkeyi cehenneme çevirdiler demiştik. Bu ülkeyi aynı zamanda bir emek cehennemine çevirdiler.

Hırsızların, yolsuzların, dolandırıcıların iktidarı AKP, 20’ye yakın yıldır en iyi bildiğini yaparak pandeminin, kapanmanın, ekonomik krizin faturasını emekçilere çıkartmaya devam ediyor.  Yalnızca sorumsuz ve patron yanlısı politikaları aracılığıyla doğrudan değil, aynı zamanda yandaş patronları aracılığıyla dolaylı yoldan da bu ülkenin emekçilerinin sırtına ağır bir yük olmaya devam ediyor. Son günlerde kamuoyunda elimizden geldiğince dile getirmeye çalıştığımız iki işçi direnişi var, BEDAŞ ve Cerrahpaşa direnişi. Bu direnişleri her fırsatta dile getiriyoruz çünkü sevgili yurttaşlar, bunlar söz konusu işçinin hakkını vermeye gelince ne kadar alçaklaşabiliyor görülsün istiyoruz.

Eğer İstanbul’da evimizdeki elektrik sorunsuz bir şekilde çalışabiliyorsa bu BEDAŞ işçileri sayesindedir. BEDAŞ işçileri şu anda direnişteler. Kime karşı? Tabii ki tahmin etmesi zor değil, Mehmet Cengiz’e karşı. Hani şu benim kendisine yönelik sözlerimden rahatsız olup bana da 250 bin liralık tazminat davası açan, Cumhurbaşkanı sayesinde ülkede boğazına çökmediği neredeyse kimse kalmayan Cengiz. Niye direniyorlar bu işçiler? Çünkü Cengiz, dalga geçer gibi, BEDAŞ işçilerine sözleşme görüşmelerinde %6 + %5 zam teklifi yapıyor da ondan! Enflasyonun %17’leri 18’leri gördüğü bugünlerde pazarlarda marketlerde fiyatlar el yakarken BEDAŞ, işçilerine %6 + %5 zam teklif ediyor!

Yani resmen diyor ki: “Artık sen benim için daha da ucuza çalışacaksın, koşullarını resmen daha da kötü hale getiriyorum.”

"Tam kapanma ilan ettiler, milyonlarca emekçi ölümle burun buruna çalışmaya devam ediyor"
 Peki ya Cerrahpaşa’da ne var? İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi'nde çalışan sağlık emekçileri, ücretlerde iyileştirme yapılması talebiyle hazırladıkları toplu sözleşme teklif tasarısını hastane yönetimine sundu. Ondan sonra hastane yönetimi, yetkiyi bir patron-işveren örgütü olan TÜHİS’e devrettiklerini açıklayarak “Gidin ne istiyorsanız oradan isteyin” dedi. İşçiler oraya gitti, bu sefer oradakiler de “Yüzde 4+4’ü kabul ediyorsanız imzalayın, yoksa hakeme gidersiniz uğraşırsınız” diyerek emekçilerin yüzüne yine kapıyı kapattı.

Pandemi döneminde methiyeler düzdükleri, yaşamımızı size borçluyuz diye yüksek perdeden atıp tuttukları sağlık emekçilerini ekmek parası uğruna oradan oraya, oradan oraya sürüklüyorlar!

 mekçiler eylem yapıyor, sesini duyuruyor bu sefer de başka yöntemlere başvurarak polisi, tehdidi ve baskıyı karıştırıyorlar. İstiyorlar ki sağlık emekçileri, enerji işçileri, esnaflar, sanatçılar hem açlıktan ölsün, cebinde parası kalmasın hem de sessiz sakin otursun.

Tam kapanma ilan ettiler, milyonlarca emekçi ölümle burun buruna çalışmaya devam ediyor.

Çalışmayanların ise zaten hiçbir güvencesi yok. Bir de üstüne, bulabildikleri her fırsatı değerlendirip “Ne yapsak da işçinin ekmeğinden kıssak, hakkını gasp etsek, kazandığını küçültsek” diye Ali Cengiz oyunları kurmanın peşindeler."

SIRADAKİ HABER