HDP’li Meral Danış Beştaş: Gerçekten kapandık mı?

"Yoksulları eve zenginleri tatile gönderdiler"

© AA
HDP’li Meral Danış Beştaş: Gerçekten kapandık mı?

HDP Grup Başkanvekili Meral Danış Beştaş, tam kapanmaya ilişkin olarak, "Kapanma meselesi aslında iktidarın, yine yüzlerine gözlerine bulaştırdıkları bir tabloyu gözler önüne serdi." dedi.

"Yoksulları eve zenginleri tatile gönderdiler"
TBMM'de basın toplantısı düzenleyerek gündemdeki gelişmeleri değerlendiren Beştaş, "Gerçekten kapadık mı, kapanma böyle mi oluyor? Bütün Türkiye’nin merak ettiği bu soruyu biz de TBMM’den sormuş olalım. Kapanma meselesi aslında iktidarın, AKP ve MHP ittifakının yine yüzlerine gözlerine bulaştırdıkları, kapanmayı bile beceremedikleri bir tabloyu tüm dünyanın gözleri önüne serdi. Ne oldu halka hiçbir güvence vermeden açlığa terk ettiler. Kapanma dedikleri mesele bu. Dün bir vatandaşın sözünü dinledim etkilendim. Şöyle dedi: “Yoksulları eve gönderdiler, zenginleri tatile gönderdiler.” Kapanma bu demek. Evet hakikaten işsizler, kadınlar, asgari ücretin altında çalışanlar kendi evlerinde akşam yiyecekleri yemeği bulamazken zenginler yatlarda, dubleks villalarda, 5 yıldızlı otellerde tatil yapıyorlar." düşüncesini dile getirdi.

Beştaş şunları kaydetti: 

İşte bu dün bir haber de kiralanacak yatların bile kalmadığını not ediyordu. Bu da Türkiye’de bir avuç zenginin milyonlarca insana tercih edildiğini bir kez daha ortaya koyuyor. Bütün dünya açılıyor. Aşı programlarını tamamlayan ülkeler bir bir açılıyor. Ancak Türkiye’de bir yıllık kötü yönetim daha doğrusu yönetimsizlik bizleri kapanma ile uğraştırıyor. İşçiler şu anda çalışmak zorunda. İstanbul’da ve Ankara’da trafik tıklım tıklım, herkesin elinde bir seyahat belgesi ama asıl dışarıda olması gerekenler, açık olması gerekenler de dışarı çıkamıyor. Bu dönemde de salgın yönetimi değil bir algı yönetimi çabası var. Onlar kapanmanın aslında iyi bir şey olduğunu anlatadursunlar, halk ne yaşadığını gayet iyi biliyor. Daha önce sosyal devlet üzerine çok konuştuk. Bu iktidar sosyal devleti kapatalı çok oldu, şimdi de sosyal cinayetler işleniyor. 

"İntiharlar can yakmaya devam ediyor"
 İntiharları biliyorsunuz. Hakikaten can yakmaya devam ediyor. AKP döneminde intiharlarda ciddi bir artış olduğunu görüyoruz. Yayımlanan verilere göre 2002-2019 yılları arasında 5 bin 806 kişi yaşamına son vermiş. Son 2 yılda bu grafik daha da artıyor. Özellikle pandemi döneminde yaşanan intiharları bütün Türkiye gibi bizler de dikkatle takip ediyoruz. Halkı yükselen işsizlikle ve enflasyonla soğana patatese muhtaç eden bu iktidar umutsuzluğu da zirveye çıkarmış durumda. Bu nedenle vatandaş yaşamına son vermek zorunda kalıyor. Türkiye, dünya ülkeleri arasında vatandaşına en az destek veren ülke olarak adını ilk sıralara yazdırıyor. Geçen hafta yayınlanan IMF raporunda Türkiye milli gelir açısından 1,9 oran ile en az yardım yapan ülkeler arasında. GSHM’nın yüzde 6,4’ü kadar garanti sağlayan Türkiye’de sağlık sektörüne ayrılan oran ise yüzde 0,3, yurttaşa sağlanan destek ise yüzde 0.4. İktidar halka bunu reva görürken yandaş şirketler kapanmada bile kâr etmeye devam ediyor. 

 Çünkü onların düşündüğü temel kesim şirketler. 18 günlük tam kapanma sürecinde otoyollar, köprüler ve havalimanları büyük oranda kullanılmayacak. Bunu sözlü olarak da söylüyorlar. Bu 18 günde kullanılmayacak Yavuz Sultan Selim köprüsüne 8 milyon 602 bin 200 dolar, Osmangazi Köprüsü için 29 milyon 736 bin dolar tutarında garanti ödemesi yapılacak. Yani yandaş şirketlere bir milyarlık ödeme yapılacak. Bu sosyal cinayetlere karşı hep birlikte sesimizi yükseltmemiz gerekiyor. Salgın adeta bir iktidar krizine döndü. Bu salgın ve kapanma döneminde şöyle bir oranlama yaparsak aslında dehşetin ne kadar büyük olduğunu da görmüş oluruz. Günlük ortalama 400’e yakın ölüm yaşanıyor. Yani her gün Türkiye’de aslında bir uçak düşüyor. Türkiye’de her gün bir katliam yaşanıyor. 41 bin 500 civarında ölüm var. Bir yılda ölen yurttaşlarımızın sayısı. Bunu bir ilçenin nüfusuna oranlarsak bir ilçe haritadan silinmiş oluyor. 

"Ruhsar Pekcan için yargılama başlamadı"
Bir de tabii ki aşı meselesi var. Belirsizlik devam ediyor. Her gün şu kadar milyon aşı gelecek, şu kadar Sputnik, Biontech ve Sinovac gelecek diye rakamlar söylüyorlar. Ne rakamlar tutuyor ne tarihler tutuyor ne de zaman dilimi tutuyor. Aşı konusunda Cumhurbaşkanı bir şey söylüyor, Sağlık Bakanı bir şey söylüyor. Başka bir AKP yetkilisi başka bir şey söylüyor. Her kafadan bir ses çıkıyor. Gerçek olan şu: Aşı yok, vatandaş aşı olamıyor, sağlık sorunu olduğu yaşı dolduğu halde aşı olamıyor. Vatandaşı korona virüsü ile baş başa bırakan bir iktidar var. Bu ölüm ortamında ve bu risk ortamında bile onlar rantı düşünüyor. Aslında aşıdaki tıkanma hangi firmalara ne kadar rant sağlanacağı yönündeki bir tartışmanın arka planını da kamuoyuna aktarmak isteriz. Bu rantı kime sağlamaya çalışıyorlar? Para mı bulamıyorlar? Buldukları parayı hangi şirkete, hangi holdinge vereceklerine mi karar veremiyorlar? Vatandaşın bunu bilmeye hakkı var. Çok yakın süreçte bir bakan; Ruhsar Pekcan, bakanlığın koltuğunda otururken şirketleri üzerinden iki katına satış yapabildi. Bütün itirazlara rağmen hâlâ yargılama başlamadı ve Cumhurbaşkanı bu yolsuzluk karşısında ortaya çıkan dehşet verici manzaraya rağmen şükranlarını sundu. 

Ama aşı bulamayan iktidar, S400’leri getirmeyi, savaş silahlarını satın almayı ve kullanmayı gayet iyi biliyor. Bunun üzerinden politika yapıyor. Başka ne yapıyor? Kanunları ve Anayasayı askıya aldıklarını hep söyledik. Bu ülke artık anayasasız bir ülke. Bu ülkede kanunlara uyulmuyor, hukuk devleti ilkesi rafta kalmış, şimdi de genelgeler ile yönetilen bir devre girdik. Yurttaş ve hukukçular iyi bilir genelgeler aslında bir işin uygulamasını gösterir. Uygulamasını göstermesi için de arka planda mutlaka bir kanunun olması lazım, o kanunun da dayandığı bir anayasa maddesinin olması lazım. Anayasa yok, kanun maddesi yok, Emniyet Genel Müdürlüğü bir genelge yayınlıyor ve "polisler kamusal alanda görev başında iken çekim yapılmasını yasaklıyorum" diyor. Sen kimsin? TBMM’yi atlıyor, Anayasayı atlıyor, kanunları atlıyor. Biz polis devleti derken tam da bunu söylüyoruz. Bu ülke polis devleti olma yolunda emin adımlara yürüyor ama vatandaşları buna izin vermeyecek. Kanun hükmünde genelgeler yayınlıyor. Kanunu kim yapar halkın seçtiği vekiller yapar. 

Emniyet genelgesi
Ama şimdi bir Emniyet Genel Müdürü ya da herhangi bir birim kendi işi ile ilgili olmayan bir meselede genelge yayınlayabiliyor. Hukukun tabutuna son çiviler çakılıyor. Polisi her alanda dokunulmaz kılmaya çalışıyor. Özel hayat dediğiniz nedir? Evinizde ailenizle, çocuklarınızla olursanız ya da özel bir hastalığınız vardır ve benzeri. Bunu herkes bilir. Polis sokakta şiddet uygularken kim buna özel hayat diyebilir? İşkence yaparken, cinayet işleyebilirken kim buna buna özel hayat diyebilir. Şunu yapmaya çalışıyorlar aslında; her zamanki gibi işkence yapmak serbest ama belgelemek yasak. Bu çekimler olmasaydı, Kemal Kurkut’un Diyarbakır Newroz'unda polis kurşunu ile adım adım nasıl öldürüldüğünü göremeyecektik. Yusuf Yerkel’in Somalı işçileri nasıl tekmelediğini göremeyecektik. Ali İsmail Korkmaz’ın ve Ethem Sarısülük’ün nasıl öldürüldüğünü görmeyecektik. Bu, işkenceye değil 'işkenceciye tolerans' genelgesidir. Bu da uygulanamaz bir genelgedir. Ben şunu peşinen söyleyeyim, bu genelge ile ilgili halka çağrı yapmak istiyorum: Sakın ola ki bu genelgeyi dinlemeyin dinler ve uyarsanız suç işlersiniz. Bizler her alanda gördüğümüz işkenceciyi çekmeye ve belgelemeye devam edeceğiz. Vatandaş da cesur olsun, haklılığına güvensin. Gördüğünüz hukuksuzlukları mutlaka belgeleyin. Suçlu olan onlar, siz değilsiniz. Bu genelge garabetini bir an önce Türkiye’nin gündeminden çıkarmamız lazım. Bunun bir yolu da onu dinlememektir. Genelgeyi dinlemeyin. 

"İkizdereliler bütün Türkiye’ye örnek olacak bir direniş sergiliyorlar"
Artık sıra susuzluktan öldürmeye geldi. Açlıktan, yoksulluk, işkenceden ve son olarak susuzluktan öldürüyor bu iktidar. Bu vesile ile İkizdere’de direnen köylülere selam gönderiyorum. Direnişlerinin yanındayız. İkizdereliler bütün Türkiye’ye örnek olacak bir direniş sergiliyorlar. Oradan Cengizlerinizi çekin, İkizdere’yi talan etmekten, yıkmaktan, kurutmaktan vazgeçin. Enflasyon oranları dün açıklandı. Buna göre TÜİK’e göre bile son iki yılın en yüksek enflasyon oranı ile bu ülkenin yurttaşları baş başa bırakıldı. Sokaktan, çarşıdan, pazardan, emekçinin, emeklinin vatandaşın cebinden hiçbir haberleri yok. Ya da umursamıyorlar. TÜFE yüzde 1,7. ve ÜFE yüzde 35. Bu rakamlar AKP bürokratlarının birilerini ikna ettiği gibi en düşük rakamlar. Siyaseten pazarlık edilmiş rakamlar, gerçek rakamlar değil. Gerçek enflasyonun yüzde 30 üzerinde olduğunu Saray, TÜİK ve Merkez Bankası dışında herkes biliyor. Şimdi üretici fiyat endeksi de çok önemli bir yerde duruyor. Resmi rakam olan yüzde 35 çok korkunç. Önümüzdeki aylarda çok daha büyük bir çöküşün habercisi olacak türden bir rakam. 

Bazı borçlar ertelenmişti, Haziran 2021’e ertelenen kredi borçları vardı. Bunlar nasıl ödenecek, büyük sorun olarak önümüzde duruyor. 128 milyar doları gömen iktidar bu kuyudan nasıl çıkacağını hala bilmiyor. 128 milyar dolar nerede sorusuna hala bir yanıt vermediğini de aklımızdan çıkarmayalım. Vatandaşla ve esnafla alay edilmeye devam ediliyor. Biz Meclis’te emekli ikramiyesinin 1800 lira olmasını istedik. Ama onlar 1100 lirada karar kıldı. Vatandaş ile alay etmeye devam ediyorlar. Esnafa ciro kaybı desteği verme adı altında komik rakamlarla bu meselenin çok uzağında olduklarını gösterdiler. Türkiye’nin gündeminde savaş, sınır ötesi operasyon haberleri hiç bitmiyor. Bu, vatandaşın gerçekleri öğrenmesinin engellenmesine dönük bir algı operasyonu. 24 Nisan’da bir sınır ötesi operasyon duyurusu yapıldı. Irak Kürdistan Bölgesi Yönetimi topraklarına kara ve hava operasyonları yapılıyor. Bu operasyonlar yeni mi, hayır on yıllardır bu sınır ötesi operasyonlar devam ediyor. 1983’ten bu yana en az 60 tane sınır ötesi operasyon yapıldı. İlk operasyon da 1983 yılında yapılmış. 84’te başlayan operasyonda, “3-5 çapulcuyu 72 saat geçmeden temizleyeceğiz” dediler. Sonra dönemin Genelkurmay Başkanı 2010 yılında yaptığı basın toplantısında, güvenlik güçleri 26 yılda 5 kere “PKK’yi bitirdi” dedi. Ondan sonra onlarca operasyon yapıldı. Yaşar Büyükanıt, “Orası bizim için BBG evidir” demişti. Çiller de o dönemde, “ya bitecek ya bitecek” demişti.

 Geçen hafta Merkez Yürütme Kurulumuz bir açıklama yaptı. 38 yılın kısa muhasebesini yaparak sorunların sınır ötesi savaş politikalarıyla ile değil, diyalog ve müzakere ile çözülebileceğine dikkat çekti. Herkesi sağduyuya davet etti. Şöyle bir örnek vereyim, bu dönem öyle bir savaş siyaseti var ki, barış diyen herkes ya soruşturma geçiriyor ya hakkında dava açılıyor ya da tutuklanıyor. Yüksekova Belediye Eşbaşkanımızın tutuklanma sebebi bir tweet. Tolstoy’un “Savaş mızraklı trampetli bir bayram değildir, onun manzarası kandır ölümdür” dediği için tutuklandı. Halbuki bu bir gerçektir. Bunu hepimizin hep bir ağızdan söylemesi zorunludur. Sınır ötesi operasyonların amacı nedir? Halktan gerçekleri gizlemektir aslında. Halkın yaşadıklarının adını koymamasıdır. Halkın cebine girmesi gereken para kursağından geçmesi gereken ekmek çocuğunun eğitimine harcayacağı para aslında savaşa ayrılıyor. Türkiye şu anda ciddi bi ekonomik kriz ile yüz yüze bu savaş politikasını devam etmesindendir. Bu savaş kime hizmet ediyor. Kesinlikle halka hizmet etmiyor. Bu sınır ötesi operasyonlarının ne Trabzonluya ne İç Anadoluluya ne Marmaralıya, hiçbir yurttaşa bir katkısı yoktur. İktidar kendi bekası için, iktidarını devam ettirmek için savaş politikasına ve propagandasına devam ediyor. 

 Bu mesele de diyalog ve müzakere dışında bir seçenek yoktur. Sınır ötesi operasyonlar bu meseleyi çözemez. Bu savaş ve inkar politikasının bir diğer yanı da İmralı’da Abdullah Öcalan’a uygulanan tecrittir. İktidar bize aslında şunu söylüyor: "Ben bu tecridi uyguluyorum, ben hukuk tanımıyorum, ben işkence yapıyorum ve İmralı’daki sistem özel bir infaz sistemidir. Buna hukuk değil ben karar veririm". Bunu her fırsatta dile getiriyor, ifade ediyor. Yoksa aksi halde avukat ve aile görüşleri konusundaki böylesi bir tabloda bunu hukukla izah etmemiz mümkün değil. Peki Abdullah Öcalan neden tecritte tutuluyor? Çünkü Sayın Öcalan her konuşmasında halka barış mesajı veriyor. Aslında özgürlük ve bir arada yaşama mesajı veriyor. Kürt halkı Abdullah Öcalan’ın barışı istediğini biliyor. Onun sesini geçmişten beri dinliyor. Ama Türk halkına bu sesin ulaşmaması isteniyor. Neden 99’dan beri İmralı Adasında tutuluyor. Bugüne kadar tek bir savaş ve çatışma mesajı vermedi. 

Her zaman verdiği mesajlarda çözüm, barış ve diyalog mesajları verdi. Türkiye toplumunun önemli bir bölümü bunu bilmiyor. Çünkü televizyonlarda, basın yayın organlarında başka bir resim gösteriliyor. Savaşı tırmandırmak için başka bir resim veriliyor. Hatta en son 2019’da avukatları ile yaptığı görüşmede "Bana bir hafta verilirse sorunu çözerim" dedi. Bu tecrit aynı zamanda çözümün önünü kesmek amacıyla yapılıyor. Barışı, çözümü ve diyalogu toplumun, sivil toplumun ve demokrasi güçlerinin gündeminden çıkarma telaşıdır bu. Sınır ötesi operasyonlar da tecrit de buna hizmet ediyor. Bu bir unutturma politikasıdır ve demokrasiye uygulanan tecrittir. İstediklerini yapsınlar ne Abdullah Öcalan unutulur ne onun barış mesajları unutulur ne de bu ülkede Kürt sorununun varlığı unutulur. Çünkü her gün her dakika her saniye bu politikalar bunun üzerine şekilleniyor. Bu politikalarıyla da halkı karşı karşıya getiremediler. "

SIRADAKİ HABER